Tea&Talks(5.Hafta)

Bu haftanın konuğu Av. Yusuf Demir ve program konusu “Hukuk Engel Tanır mı?” idi.

İstanbul Ulaşım A.Ş  1. Hukuk Müşaviri, Türkiye Sakat Konfederasyonu ve Türkiye Ortopedik Engelliler Konfederasyonu Başkan Yardımcısı Yusuf Bey, çocuk felci ile sakat kalışından, İstatistik okuduğu bölümü bırakıp İstanbul Hukuk Fakültesi’ne geçişine değin olan süreçten bahsetti. İş hukuku, kamu ortaklığı, kamu özel ortaklığı alanlarında uzmanlıklarını anlattı.Metro Ulaşım A.Ş’deki kariyeri dolayısı ile gelen güncel sorular cevaplandı.

Engelli olmanın Türkiye’de nasıl bir şey olduğu, yılların bu durum üzerindeki etkisi, genel bakış açıları tartışıldı.

Mesleğe başlamadan önce engelli olmanız ile mesleğe başladıktan sonra engelli olmanızın mesleki olarak etkilerinden (başta vücut bütünlüğü şartı aranırken, mesleğe başladıktan sonra sakat kalma halinde meslekten ihraç edilmemesi durumu) ve durumdaki haksızlıklardan bahsedildi.

Devlet büyüklerinin durum üzerindeki yorumları ve bu yorumlara dair görüşler konuşuldu.

Bu konuda neler yapılabileceği, pozitif ayrımcılıkların nasıl etkiler doğurabileceği, bunca engellinin görmezden gelinemeyeceği anlatıldı.

Aslında sanıldığı kadar zor olmadığı istenilenin yalnızca kendilerini kanıtlamak için şans olduğu net bir biçimde aktarıldı.

Engelli ise yapamaz, beceremez denilen konulara aslında makul düşünerek nasıl net çözümler üretilebileceğinden bahsedildi.

Asr-ı Saadet’ten örnekler verilerek engellilere verilen önemin ve duyulan güvenin altı çizildi.

Genel itibari ile engelli hakları için adım atan insanların İslamcı değil de daha farklı ideolojik kesimler olduğu konuşuldu ve bu konu hakkında uzun yorumlar yapıldı.

“Uçurtmaları göklere taşıyan rüzgar değil, rüzgara karşı olan dirençtir” sözü minvalinde aslında tüm bu zorluklar ve imtihanlara karşı dik durmanın nasıl bir başarı doğurabileceği aktarıldı.

Engellilerin her alanda kendilerini göstermeye başlamalarının ve bu normalleşme ortamının güzelliğinden bahsedildi.

Yapılması gerekenlerin ve vicdanen sorumlu olduğumuz kısımların da altı çizilerek program sona erdi.

14611159_1117471728366885_1640076005247324401_n

Konuğumuza ve tüm katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz. Bir sonraki hafta farklı konu ve konuklar ile Tea&Talks’ da görüşmek üzere!

Tea&Talks (4. hafta)

Bu haftanın konukları Av Gülden Sönmez ve Av İbrahim Öztürk idi. Mavi Marmara davası detaylıca ele alındı.

Dava ile ilgili 3 adet rapor dağıtıldı :Birleşmiş Milletlerdeki Mavi Marmara davasının raporu, Mavi Marmara davasının hangi ülkelerde nasıl açıldığını ayrıntılı ele alan rapor, Mavi Marmara saldırısından 3 gün sonra çıkarılan ve  dava ile filoların ayrıntılı teknik hususlarını ele alan rapor.

14671312_1110523832395008_2406474423049146022_n

Programda değinilen önemli hususlar ise şu şekildeydi:

Birleşmiş Milletler’de Mavi Marmara davasının raporunun çıkarılması için verilen mücadeleden bahsedildi. (Bu raporda insan hakları değerlendirmesi mevcuttur.)

“Gazze ablukası sırasında Filistin’de yaşayan bir çocuğa şu soru soruldu :Dünya da yaşayan insanlara bir mesajın var mı ? Çocuk bu soruya şu şekilde cevap verdi: Dünyada yaşayan insan yok, eğer olsaydı buna müsade etmez ve bize yardım ederlerdi” Mavi Marmara yardım filosunun çıkış noktası bu hadise olmuştur .

Daha önce dünyada farklı etnik köken ve dine sahip farklı yaş gruplarından insanlar tarafından Filistin’e yardım yapılmak istenmiş ama bunların bir kısmı başarılı olmuş bir kısmı olamamış. Bu yardım gruplarından birisi olan “FREE GAZZE MOVEMENT” tır.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Mavi Marmara’dan önce Gazze’deki ablukayı karadan kırmak için Londra’da başlamış olan bir seyahatten bahsedildi.

Bazı kavramlar üzerine yoğunlaşıldı. Abluka ve ambargonun farklı terimler olduğu; ablukada işgalin tartışıldığı, ambargoda ise ambargo uygulayan devletin kendi otoritesini meşru görmesinin söz konusu olduğu belirtildi.Saldırı ve baskın kelimelerinin de farklı kavramlara karşılık geldiğinden ve Mavi Marmara’nın bir baskın değil saldırı olduğundan bahsedildi.

‘Mavi Marmara gemisine 6 organizatör grup tarafından 32 farklı ülkeden 663 yolcu katıldı. Bütün yolculara ilişkin taahhütname ve hukuki prosedür yerine getirilip demokratik kararlarla 31 mayıs 2010 tarihinde yola çıktı  .Gemide  canlı bağlantı ile savaş teknikleri kullanıldı.10 yedek frekanstan bağlantı kuruldu. 31 mayıs günü havadan saldırıya maruz kalındı.’

Mavi Marmara’da 10 kişi hayatını kaybetti 50-60 kişi yaralandı.

29 Mayıs 2012 günü davanın iddaanamesi düzenlendi. Davalılar İsrail Genelkurmay başkanı, İsrail deniz ve kara kuvvetleri komutanı ve İsrail istihbarat başkanı idi. İşlenen suçlar adam öldürme, yaralama kasten, işkence, kötü muamele, hırsızlık mala zarar verme, kişi hürriyetine el koyma gibi suçlardı.Uluslararası ceza mahkemesi ve Türkiye’de ve diğer devletlerde dava süreci başladı . Türkiye de 42 tazminat ve 1 ceza davası açıldı.

İsrail devletinin resmi Mavi Marmara davası raporu olan TÜRKER raporu ve hazırlık süreci ele alındı.

Mavi Marmara mağdurlarının hapishane ve ülkelerine dönüş sürecinden bahsedildi.

 

Devletlerin diplomatik ve siyasi politikalarından ve davanın hukuki sürecinden, Türkiye’nin İsrail devleti ile anlaşma şartlarından( özür ,ablukanın kaldırılması ,tazminat) ve İsrail ile yapılan anlaşmadan bahsedildi, anlaşma maddeleri tek tek incelendi. Anlaşmanın İsrail ve Türkiye açısından artıları eksilerine değinildi.

Şehit ailelerine verilecek olan tazminattan ve dava sürecinde şehit ailelerinin durumundan bahsedildi.

Konuşmanın sonunda, davanın ertelenen duruşmasında neler olabileceği ve ihtimaller sonucunda hangi mercilere başvurulup nasıl bir yargı sürecinin devam edeceği üzerine sorular soruldu.

14716067_1110523922394999_4511162399266880607_n

Konuklarımıza ve tüm katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz. Bir sonraki hafta farklı konu ve konuklar ile Tea&Talks’ da görüşmek üzere!

Tea&Talks (3. hafta)

Tea&Talks’un bu haftaki konuğu gazeteci-yazar Kemal Öztürk, konusu ise medya ve hukuktu.

Anadolu Ajansı genel müdürü olan Öztürk, AA deneyimlerinden bahsetti. Programın önemli noktaları ise şöyle idi;

14680619_1103509439763114_5376023152361028081_n

Kemal Öztürk, Google gibi büyük şirketlerin mülkiyet ve telif hakları ihlalleri ile bu ihlallerin oluşum ve yargısal sürecinden,  sanal ortamdaki telif hakları ile ilgili hukuki alt yapının ülkemizde henüz tam anlamıyla bir gelişme sağlamadığından bahsetti.

Hukuk ve güç ilişkisine değinip; haklının güçlü değil, güçlünün haklı olduğu dünya düzenini tasvir etti.

Ülkelerin yayın ilkeleri ele alındı, siyasi politikaları ve medyalarının nasıl yakın ilişkide olduğu anlatıldı.

Öztürk son olarak günümüz dünya düzeninde Musul ve Irak gibi bölgeleri gelecekte ne gibi durumların bekleyebileceğinden ve batı medyasının karışıklık içinde olan toplumlarla ilgili etik davranmadığından bahsetti.

14681764_1103509453096446_6565689320098804816_n

Konuğumuza ve tüm katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz. Bir sonraki hafta farklı konu ve konuklar ile Tea&Talks’ da görüşmek üzere!

 

Tea&Talks (2. hafta)

Tea&Talks’un bu haftaki konuğu Mustafa Canbey  ve  konusu medeniyet ve gençlikti.

Basın ilan kurumu genel müdür yardımcısı olan Canbey,  STK tecrübelerini anlattı. Programın önemli noktaları ise şu şekilde idi;

Canbey, STK’ların öneminden ve Türkiye’deki STK’ların tarihsel geçmişinden bahsetti.

Gençlerin bu süreçte çok önemli bir role sahip olduğunu bu bağlamda da okuma yazma ve entelektüel birikim alanında çok güçlü olmamız gerektiğini vurguladı.

Gelişmişlik ve aktif gençlik arasındaki doğru orantılı ilişkiden üniversitedeki zamanlarımızı dolu dolu geçirmemizi tavsiye etti.

14591738_1096017070512351_424339435456516406_n

Konuğumuza ve tüm katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz. Bir sonraki hafta farklı konu ve konuklar ile Tea&Talks’ da görüşmek üzere!

Tea&Talks (1. Hafta)

Tea&Talks programımız, bu dönem de kaldığı yerden devam ediyor. Programımızın bu haftaki konuğu Yazar İsmail Kılıçarslan ve konumuz  15 Temmuz darbe girişimi idi.

Konuğumuz, hem 15 Temmuz gecesinde halkımızdaki bir çok kahraman gibi sokakta direndi hem de daha sonrasında bu geceyle ilgili tespitlerini yazar kimliği ile birleştirip bizleri aydınlattı. Programda öne çıkan noktalar ise şu şekildeydi;

14581427_1089520371162021_527073676283334024_n

Kılıçarslan, aslında AKP iktidarındaki tek darbe girişiminin 15 Temmuz darbe girişimi olmadığına vurgu yaparak AKP’yi kapatma girişimleri , e-muhtıra verilmesi gibi olaylarının da hükümeti düşürmeye yönelik  birer darbe girişimi niteliği taşıdığını belirtti.

15 Temmuz gecesi neler yaşadığını anlatan konuğumuz yanı başında şehit olan vatandaşları anarak o geceye en uygun sloganın ancak ve ancak “Allahuekber!” olabileceğinden bahsetti.

Ülkemizin başarılı ve önemli yazarlarından biri olan İsmail Kılıçarslan bize Türkiye’de yazar olmaktan bahsetti.”Bu yaşımda artık her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini öğrendim.Susmayı öğrendik.” diyen Kılıçarslan biz gençlere ise yaşımız itibariyle girişimci ruhla donanıp bu tecrübeleri vaktinde yaşamamız gerektiği tavsiyesinde bulundu.

Konuğumuz 15 Temmuz gecesi kahramanlık destanı yazan millete minnet duygularını belirtirken biz gençlerin de bu destanda önemli bir payı olduğunu vurguladı.15 Temmuz gecesi için gençlere yönelik çeşitli eleştirileri doğru bulmadığını belirtti.

“Herhangi bir iddianız yoksa herhangi bir düşmanınız da yoktur.”diyen Kılıçarslan Türkiye’nin dış politika siyasetinden bahsetti.

Mavi Marmara Davası’na da değinen Kılıçarslan yapılan anlaşma ile ilgili “İsrail’le örtünen çıplak kalır!” sloganında doğruluk payı olduğunu ve yapılan anlaşmayı desteklemediğini belirtti.

Mısır’daki darbe ve darbeye giden yolda neler yaşandığına değinen konuğumuz İhvan-ı Müslimin’ in tarihine de değindi.

Programımıza katılan Cins Dergisi yazarlarından Yusuf Genç de sorulan sorulara verdiği yanıtlar ve zaman zaman anlatılan konulara verdiği örnekler ile programımıza büyük katkıda bulundu.

14484908_1089520417828683_3066921910898384627_n

Konuklarımıza ve tüm katılımcı arkadaşlara teşekkür ederiz. Bir sonraki hafta başka konu ve konuklar ile Tea&Talks’ da görüşmek üzere!

İÜHF’Lİ OLMAK

Memleketin en fiyakalı üniversitesinde hukuk okuyorsun. Çok havalısın be İÜHF’li kardeşim. Ben artık sona yaklaşıyorum ve hala derslere gitmiyorum. Evet şaşırtmadım seni. Alttan derslerimizin sebebi hep bu devam zorunluluğunun olmayışı. Gerçi olsa da muhtemelen derse gitmezdik. Başarısızlıklarımızı buna bağlarız ama iki tabaka doldurup 32 almamızın mantıklı bir açıklaması yapılmadı henüz.
Milletlerarası genelden geçenlerin nasıl geçtiği meçhul. Sınav dönemi sabahlayarak dersi geçebileceğimizin garantisini de vermedi İsviçreli bilim insanları.(adam demeyelim ayrımcılık olur) Ayrımcılık demişken Gemalmaz tweet atmış İnsan Hakları’nda kitap serbest. Yine geçemeyeceğiz anlaşılan. ’50 alsam yeter’ şurada dursun. Teklere de hep kolay sorarlar dediğini duyar gibiyim çiftlerin. Neyse uyanamadım ikinci öğretimlerle derse girerim dedin ve girmedin. Salt hafta sonu açık mı? Bir de kariyer çıkmış saltın aynısı. Neyse sınavdan önce bir de titizi okurum. Hukuk kütüphanesinde bana da yer tutsana. Amfi 7’de sınava giriyorum ben. Yerini bilen var mı? Okul yine karışıkmış çevik kuvvet girmiş. Merkez boş oluyor bence orda sabahlayalım. Oğuzman’ın aile hukuku kitabı yokmuş. Onun yerine kırmızı bir kitap var onu alalım. Sınav notuma itiraz ettim hala değişmemiş. Hocanın odasını bilen var mı? Amfi 1’e de arka kapıdan girmeyi de severiz. Hukuk Kültürü sabah erkene alınmış. Florya’dan nasıl gelelim hocam. Yemekhanede ne yemek varmış bugün? 1.85’e yemek yiyoruz kardeş. Otomat yine paramı yuttu. Kim ilgileniyor abi bununla? Afedersiniz çakmağınızı alabilir miyim? Siz de mi teksiniz? Artık iktisat kütüphanesine bizi almayacaklarmış. Havuzludayım gelsene. Araç girişinden hala giremiyoruz. Ne 1965 girişli misiniz? Pratik olursa bana da alın. Herkes afet kültürü seçmiş. Kesin çanı yüksek olur.  Kardeş o çocuğun yaşı kadar alttan aldığı ders var ama yine de sen bilirsin. Bu sene af çıkarsa yine çalışmadan geçtim derim. Bizimkiler 3 alttan var biliyor. Ceza geneli geçemedim özeli nasıl geçeyim. Yarım saatlik sınava yirmi dakika geç girdim. Yaptım çıktım ama. Ben o dersi büte bıraktım kardeş çalışmıyorum. Vizeyle ders geçilmiyor. Deniz Ticareti varmış dördüncü sınıfta zor diyorlar. O dersi bir abi tek derste AA’yla vermiş. Şirketler hukukunda sadece anonim şirketlerden soruyorlar. Ben baktım limited şirketleri beş yıl önce sormuşlar. Öğüz çok zor soruyor diyorlar alttan Helvacı geliyor ondan da geçemem. Serap Helvacı vardı ya medeni pratiğin yazarı o Mehmet Helvacı’nın eşiymiş. Son partlar hala çıkmamış. Pratikler için ayrı part çıkaracaklarmış.
Bir İÜHF’li bu sözleri çokça duyar. Tabi bir de İdeal Hukuk Kulübü’nü duymuştur. Ne demişler: Marifet iltifata tabidir.İltifatlara her zaman açığız sevgili okuyucu. Seni de aramızda görmek isteriz. Sınavlarında başarılar diliyorum. En kötü notunuz ’50’ olsun..

Faruk BİLBEN

Oku-Tartış

İran Devrimi

Oku-tartış programımızın 3. haftasında İran İslam Devrimi’ni ele aldık. Önce İran’ı devrime götüren süreci ana hatlarıyla inceleyip devrim sırasında şah ve Humeyni taraflarını ele aldık. Daha sonra devrinden sonrasına da kısaca değindik ve sunumumuzu tamamladık. Devrime götüren süreç olarak Pehlevi Hanedanlığının başlangıç yılı olan 1924’den 1979 yılında devrime kadar olan süreci inceledik. Bu süreçte şahın politikaları, Humeyni’nin tutumu, Humeyni’yi başa getiren din adamları ve yerel halkın tutumu, komünistlerin ve liberallerin şaha karşı mücadelesini, şahın ve Humeyni’nin atışmalarını, isyanları, üniversitelerin bu devrimdeki yerini inceledik. Sürgünü, ayaklanmayı, kan gölünü, savaşı ve daha birçok şeyi çok kısa süre içinde yaşamış bir toplumu tarihi açıdan değil sosyolojik açıdan ele almaya çalıştık. Tarihin bize bildirildiği kadarını, bu zamana kadar kalan bilgileri bilebilirdik ama yazılmayanlar, konuşulmayanlar, duyulmayanlar, günümüze kalmayanlar işte asıl tarih olan bunlardır mantığıyla bir tarafı tutmadan, tarafları eleştirmeden olaylara yaklaşmaya çalıştık. Devrimden sonra yaşanan İran-Irak savaşını, Humeyni’nin ölümünden sonra başa gelen Hamaney’i konuştuk ve incelememizi 1990 yılına kadar olan kısım üzerinde yaptık ve noktaladık. Program sırasında dinleyici arkadaşlarımız da sunuma aktif katılıp karşılıklı diyalog içinde geçen bir program gerçekleştirdik ve sunumumuzu noktaladık.

Oku-Tartış

Terör Sorunu

Oku-Tartış’ın ikinci haftasında konumuz terör sorunu idi. Kulübümüz yönetim kurulu üyesi Furkan Gurbetoğlu’ndan dinlediğimiz terör sorunu konusu, ortaya çıkış nedenlerinden günümüz problemlerine kadar süreç icerisinde yaşanan olaylar bakımından sistematik biçimde ele alınıp soru cevap bölümüyle sona erdi.

IMG_20160506_222352

Türkiye’de Kürt Sorunu Var Mıdır?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Başbakan olduğu dönemlerde sürekli olarak verdiği bir mesaj vardı: “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Terör sorunu vardır.” Biz de terör olaylarının yeniden alevlendiği şu dönemde Türkiye’deki Kürt sorunsalını detaylı araştırma gereği duyduk. Kürtlerin devlet tarafından ne zamandan beri sorun olarak görüldüğünü, koca bir halkın ırkından dolayı nasıl aşağılandığını, nasıl ötekileştirildiğini; dolayısıyla nasıl terörize edildiğini bu yazıda anlatmaya çalışacağız.
Kürt sorunsalı birkaç cümle ile özetlenemeyecek kadar büyük bir önem arz etmektedir. Bu yazıda yalnızca 06.04.2016 tarihinde gerçekleştirilen “Türkiye’de Kürt sorunu var mıdır?” konulu sunumumuzu özetlemek amaçlanmaktadır.
Lale Devri’nden bu yana topraklarımızda bir Batı hayranlığı süregelmiştir. Tanzimat ve Islahat ile temellendirilmeye çalışılan Batılılaşma hareketleri hız kesmeden ve olağanca radikalliği ile Cumhuriyet devrinde de devam etmiştir. Cumhuriyet devrindeki Batılılaşma faaliyetlerinin işleyişinin önceki dönemlerden farklı olarak dini kaidelerden tamamiyle kopup Batı’nın değerleri üzerine yeni bir medeniyet inşa etmek şeklinde olduğu söylenebilir. Bu bağlamda dini hassasiyeti ağır basan İslâm toplumunun “yaratılmaya” çalışılan bu yeni toplum yapısına sert şekilde karşı çıkması kaçınılmaz olacaktır. Toplumumuzun genel yapısını incelediğimiz takdirde özellikle ülkemizin doğu bölgelerinde yaşayan halkın dini hassasiyetlerini, batı bölgelerinde yaşayan halka göre hayatının daha merkezinde tuttuğunu göreceğiz. Bundan dolayı doğu halklarının -özellikle Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu halklarının- yapılan inkılaplara oldukça sert tepki verdiği bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yapılan inkılaplar anlamında geri adım atmaya niyetli olmadığından dolayı Doğu’da halkı şiddet ile bastırmaya çalışmış ve çeşitli katliamlar yapmıştır. Doğu Karadeniz halkı sadece Müslüman olduğu için zulüm görürken, Doğu ve Güneydoğu halkı hem Müslüman hem Kürt olduğu için zulüm görmüştür. Bize bir Kürt ayaklanması olarak lanse ettirilen Şeyh Said Kıyamı aslında bir şeriat ayaklanmasıdır fakat tarihi yazanlar iyi niyetli olmadığından dolayı her daim Kürt halkının savunmasına karşı bir antitez olarak kullanılmaya hazır olarak bekletilmektedir. Özellikle vurgulamak gerekir ki Türkiye’deki “Kürt sorunu” algısı, “şeriat sorunu” algısı ile paralel olarak büyümüştür.
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt halkı ile adeta alay edilmiştir. Kürt halkı, Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından önce tehlike olarak görülmüş, daha sonra Türklüğe hevesli millet olarak nitelendirilmiş ve en son devlet büyükleri “Aslında Kürt diye bir ırk yoktur. Kürt kelimesi Doğu’da yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan kart-kurt seslerinden türetilmiştir.” diyebilecek kadar büyük bir akıl tutulmasına kapılmıştır.
Bahsettiğimiz süreç Şeyh Said Kıyamı’nın bastırılmasından sonra çıkarılan “Şark Islahat Planı” ile başlamaktadır. Bu plan raporunda vurgulanan temel konu Kürt halkının Doğu’da teşkil ettiği tehlikedir. Planın içeriğine göre Kürt halkı acilen asimile edilmeli, Kürtçe konuşmalar yapılması yasaklanmalı, bölgeden göç eden Ermenilerin boşalan yerlerine Kürtlerin yerleşmesi önlenip Türkler yerleştirilmeli ve asimile olmamakta ısrarcı olan Kürtler Batı’ya sürülmelidir. Raporun sonuna düşülen not dikkat çekicidir: “Planın tamamı uygulanıncaya kadar Kürdistan’da askeri yönetim devam edecektir.”
Sürecin ikinci aşaması İsmet İnönü’nün “1935 Şark Seyahati Raporu”dur. İsmet İnönü Türkiye’nin doğusunu gezmiş ve bölgedeki izlenimlerini rapor halinde Mustafa Kemal’e sunmuştur. Raporun içeriği özeten şu şekildedir: “Doğu’da yaşayan halk Türklüğe çok heveslidir. Latin alfabesine ve Türkçe’ye muazzam şekilde çabuk alışmışlardır. Aralarda hala daha zorluk çıkaranlar olsa da vaziyet oldukça iyiye gitmektedir. Zorluk çıkaranlar için gereken yapılır.” Yani Kürt asimilasyonu resmen başlamıştır ve işe de yaramaktadır. Belki de yaramamaktadır fakat Mustafa Kemal’e sunulacağı için yaramaktaymış gibi davranılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı Ferit Melen tek parti diktası dönemi Kürtlere yapılan zulmü şu şekilde özetliyor: “…Devletin söylenmeyen politikası Kürtler zenginleşmesinler, okumasınlar’ şeklindeydi. Örneğin, yüksek rütbelere pek çıkamazlar, devlet dairelerinde belli bir düzeyin üstüne katiyen ulaşamazlardı. 1950’lere kadar büyük bir baskı dönemi yaşandı. Jandarma kimseye gözünü açtırmazdı. Onların her şeyi jandarma onbaşısıydı. Zaten Güneydoğu Anadolu ‘memnu bölge’ durumuna getirilmişti. Kimseler gitmez, kimseler geçmezdi.”
Planın en uç noktası ise 60 Darbesi’nden sonra kurulan “Doğu Grubu” isimli çalışma grubunun çıkardığı Şark Islahat Raporu benzeri rapordur. Bu raporun içeriğine göre Doğu’da artık Kürt diye bir ırk kalmamıştır, sadece kendini Kürt zannedenler vardır. Kendini Kürt zannedenler acilen bölgeden def edilmeli yerlerine Türkler yerleştirilmelidir. Hatta bu kafa yapısı o kadar ileri gitmiştir ki İslam Ansiklopedisi’nde Kürt kelimesinin karşılığı olarak “dağlı Türkler” yazılmıştır. 80 Darbesi’nden sonra da aynı faşist kafa yapısı devam etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kenan Evren şu cümleyi kurma cüretinde bulunmuştur: “Aslında Kürt diye bir ırk yoktur. Kürt kelimesi Doğu’da yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan kart-kurt seslerinden türetilmiştir.” Bu nokta sözün bittiği yerdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri Kürt halkına bilinçli bir asimilasyon uygulanmaya çalışılmış, yeri gelmiş bu uğurda binlerce insan katledilmiştir.
80 darbesi sonrası kargaşa içinde olan ortalık bir nebze durulmuştur. Darbe öncesi oluşan kaos ortamı bir nebze yerini sükunete bırakmıştır. Fakat bu iyinin habercisi değildir. Ortalığın durulmasından ve süregelen olağanüstü hal durumundan yararlanan darbeci zihniyet, Kürt halkını hayali/gerçek terör örgütleri kurmakla suçlamış, bölgedeki kanaat önderlerini tutuklayıp cezaevlerinde akla hayale gelmeyecek işkencelere maruz bırakmışlardır. Cezaevi işkenceleri ve faili meçhul cinayetler artık Kürt halkını isyan etme durumuna getirmiştir.
Öncelikle unutulmamalıdır ki ülkemizin çevresinde yuvalanan her türlü terör örgütünün ortak amacı Türkiye’nin “Yeniden Büyük Türkiye” ideallerini sekteye uğratmak ve ecdadın mirası olan ümmet için toparlayıcı bir güç olmasını engellemektir. Türkiye’de terör sorunu ASALA isimli Ermeni terör örgütü ile başlamıştır. Bu örgütün amacı Ermeni Soykırımı’nı Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirmek, tazminat olarak yüklü miktarda para almak ve Doğu’da büyük Ermeni devletini kurmaktır. On sene kadar aktif olarak çeşitli bölgelerde terör faaliyetlerinde bulunan bu terör örgütü militan bulma sıkıntısı yaşadığından dolayı kendisini kurduran güçler tarafından yavaş yavaş geri çektirilmiş, ASALA yerini bölgeden daha fazla militan toplama potansiyeli olan PKK’ya bırakmıştır. ASALA’yı kurduran güçler ve bu güçlerle işbirliği halinde olan içimizdeki hainler, PKK’ya militan yetiştirilmesi adına sıkı çalışmış, Kürt halkına olmadık zulümler edip PKK’ya katılmalarına çanak tutmuştur. Bu zulümlerin üzerine Kürt halkının içinde o kadar büyük bir öfke birikmiştir ki esasen terörden yana olmayan Kürtlerin bir kısmı bile bir noktadan sonra terör eylemlerine alkış tutmaya başlamıştır. Diyarbakır cezaevinde fikir mahkûmu olarak yatan ve olmadık işkenceler gören bir Kürt vatandaş şunları söylüyor: “Biz hiç silahlı mücadeleden yana olmadık fakat hapishanede bize yapılan zulümler o kadar ileri boyutlara taşındı ki PKK’nın yaptığı katliamlara sevinir hale geldik. Hapisten çıkınca birçok arkadaşımız PKK’ya katıldı. Haksızlar mıydı? O zulümleri yaşamadığınız için konuşmak çok kolay sizin için..”
Gerçekten de çok kolay bizim için konuşmak, birilerini vatan hainliği ile suçlamak. Olayın görünen yüzü kadar bir de görünmeyen yüzü var. (En azından 80’li, 90’lı yıllar için bu böyle. Bugün için aynı şeyleri söylemek mümkün değil tabii ki. PKK’nın ve Ankara yapılanması olan HDP’nin bugün kimlere ve neye hizmet ettiği ayan beyan ortadadır.) Gerçekten de silahlı terör faaliyetleri yapan PKK bir noktadan sonra halk tarafından Kürtlerin savunucusu olarak kabul edilmeye başlanmıştı. PKK Türk’ten çok Kürt öldürüyordu fakat Kürt halkında PKK’ya karşı istemsiz bir sempati oluşmuştu. Ve bunun müsebbibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti idi. 2016 yılına kadar 40 binden fazla insanımız terör belası yüzünden şehit olmuştur ve bunda PKK’nın ne kadar parmağı varsa bu sürecin buralara gelmesine sebep olanların da o kadar parmağı vardır.
Bu bağlamda çekilen sıkıntılar fark edilmiş, devletin geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğine kanaat getirilmiş ve özellikle Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan dönemlerinde Kürt halkına karşı yapılan zulümlere çözüm üretilmeye çalışılmıştır. Özal döneminde pek başarılı olunamamış, Erbakan ise uzun süre iktidarda kalamamıştır. Kürt sorununun çözüme kavuşması için en somut adımları 2005 yılında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan atmıştır. Erdoğan 2005 yılındaki Diyarbakır mitinginde şunları söylemiştir: “Büyük devlet ve güçlü millet kendisiyle yüzleşerek hatalarını ve sevaplarını masaya yatırarak geleceğe yürüme özgüvenine sahip devlet ve millettir. Kürt sorunu da bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur; benim de sorunumdur!” Bu bağlamda Kürt halkı için demokratikleşme adımları atılmaya başlanmış ve 2009 yılında sağlam temellere oturtmak adına “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” başlatılmıştır. 2009 yılında Norveç’in Oslo kentinde PKK yöneticileri ile bir araya gelen Türkiye Cumhuriyeti Milli İstihbarat Teşkilatı Kürt sorununun çözümü için uzlaşı yolu aramıştır. Bu görüşmeler bir kesimce ihanet olarak nitelenirken, bir başka kesimce atılan olumlu bir adım olarak görülmüştür. İlerleyen süreçte PKK’nın doğrudan hükümet ile masaya oturtulmaya çalışıldığı düşünülürse istihbarat teşkilatının PKK ile görüşmesi normal karşılanabilecektir. Esasen bu tezi sunmak için ilerleyen süreçte yaşananlarla kıyas yapmak çok da mantıklı değildir. Zira istihbarat teşkilatları devletin ve milletin menfaatleri için pekâlâ terör örgütleri ile masaya oturabilmelidir. Fakat tabii ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bir terör örgütü ile masaya oturulması kabul edilemez. Hatırlanacaktır ki o dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu konuda “Ortada uzlaşı masası falan yok!” anlamında tepkiler göstermiştir.
2009 yılından 2015 yılına kadar da durmaksızın sorunların çözümleri adına adımlar atılmış, yeri gelmiş tavizler verilmiştir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devletini geçmişi ile yüzleştirmek adına taviz vermeye iten bu süreç gerek PKK, gerek PKK’nın Ankara yapılanması olan DTP, BDP ve HDP tarafından istismar edilmiş, sürekli kötüye kullanılmıştır. Sürecin en başından beri iyi niyetli olmadığını gösteren PKK’nın Ankara yapılanmaları olan ve sürekli isim değiştiren partiler yeri gelmiş teröristler için karşılama törenleri düzenlemiş, yeri gelmiş mecliste PKK’nın açık şekilde savunuculuğunu yapmıştır. 2012 yılında başlayan karşılıklı ateşkes 2015 yılında tamamen bozulmuş ve PKK ile silahlı mücadele yeniden başlamıştır.
Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi “Türkiye’nin Kürt sorunu değil terör sorunu” mu vardır, yoksa terörden daha büyük bir sorunla karşı karşıya mıyız? Bu konuda oturup uzun uzun düşünmek gerek. Fikrimizce Türkiye’nin Kürt sorunu vardır ve çözülmesi bir hayli zordur. Bahsettiğimiz Kürt sorunu devletin Kürtlere karşı bir sorunu değil tam aksine Kürt halkının önemli bir kesiminin devlete karşı zihnindeki sorundur. 6-7 Ekim olaylarına ve 2015 Haziran’ından sonra yaşanan terör eylemlerine rağmen 1 Kasım seçimlerinde PKK’nın Ankara yapılanması olan HDP %10.5 oy alabilmiştir. Seçimlerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu neredeyse tamamen “mora” boyamıştır. Bu da demek oluyor ki Kürt halkı her şeye rağmen hala PKK’ya ve türevi olan HDP’ye sempati duyuyor. Bundan büyük bir Kürt sorunu olamaz. Evet devletin Cumhuriyet tarihi boyunca zulmettiği Kürt halkı ile bir sorunu kalmamıştır fakat Kürt halkının devlet ile sorunu ne yazık ki devam etmektedir. Bu yazıda yapılan Kürt genellemesinden rahatsız olan arkadaşlardan özür dilemeyi de bir borç biliyoruz. Tabii ki Kürt halkının tümü PKK’ya sempati duymamaktadır. Fakat çoğunluğun böyle bir uçurumda olması bizi bir hayli üzmektedir. Çare milliyetçi duygulardan sıyrılıp ümmet olma bilincini yeniden kazanmaktır. Unutulmamalıdır ki İslam dini ırkçılığı lanetlemektedir. Kişi önce insan, sonra Müslüman ve en son Türk/Kürt olduğunu unutmamalı ve bu doğrultuda hareketlerine çeki düzen vermelidir. Allah bizleri gazaba uğrayanlardan eylemesin. 

Yazımızı hain terör eylemlerinin Kürt halkına mal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Grup Tillo’nun 2015 yılında çıkarmış olduğu “Ortağız Bir Namusa” şarkısının sözleri ile bitirelim:

Ne bir karış topraktan, Ne de bir vatandaştan
Kürt ile Türk kardeştir, ayrılmaz et tırnaktan..

Furkan Gurbetoğlu

Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz Anısına..

IMG_20160403_001115

Kulübümüzün öncülüğünde fakültemizin havuzlu bahçesinde Şehid Savcımız Mehmet Selim Kiraz’ı anma bildirisi okundu.

Bildirimiz;

Unutmadık! Unutmayacağız! Unutturmayacağız!

Arkadaşlar! Bugün Şehid Cumhuriyet Savcımız Mehmet Selim Kiraz’ın şehadetinin sene-i devriyesi. Bir yıl önce bugün, bu saatlerde Şehid Savcımız terör örgütü mensuplarınca İstanbul Çağlayan Adliyesi’ndeki makamında rehin alınmış ve sekiz saat süren rehine kurtarma operasyonları sonuç vermeyince terörün kahpe kurşunları ile hayata gözlerini yummuştur. Cumhuriyet Savcımız görevi başındayken, bu ülkeye hizmet ederken şehit edilmiştir. Hayatı boyunca dik duruşunu bozmamış, adalet üzere bir düzen için çalışmıştır. Adaletin tesisini ilke edinmiş ve çizgisinden asla sapmamıştır. Bizler bilmekteyiz ki 31.03.2015 tarihinde gerçekleştirilen bu menfur terör saldırısının tek hedefi, mülkün temeli olan adaleti tesis etme adına çalışan ve meslek hayatı boyunca bu topraklara hizmet eden Şehid Savcımız değildir. Bu saldırının amacı diğer terör saldırılarından farklı olmamakla beraber milletin birliği ve bütünlüğüne saldırıdır. Bizler birer hukukçu adayı olarak, milletimiz üzerinde oynanan oyunların farkındayız ve terörün cinsini ayırt etmeksizin varlığımıza ve birliğimize kast eden bütün terör şebekelerini lanetlemeyi kendimize borç biliyoruz. Terörün her türlüsüne lanet olsun!

Terör denen illet koca bir milleti birbirine düşürmeyi kendisine ilke edinmiştir. Bu iğrenç olgu biz İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerini; geleceğin adil yöneticilerini, yargıçlarını, avukatlarını dahi birbirine düşürmekte başarılı olmuş ve bu fakültenin öğrencilerini yeri gelmiş birbirine düşman edebilmiştir. Bizler İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin aydın öğrencileri olarak görmekteyiz ki dün olduğu gibi bugün de  topraklarımızda,  şehirlerimizde,  üniversitelerimizde,  kampüslerimizde kardeşi kardeşe kırdırmayı kendine düstur edinmiş ihanet şebekeleri ellerini kollarını sallayarak gezebilmektedir. Hatta bu ihanet o kadar alenidir ki bazı basın-yayın organları; terör eylemlerini kınayamamakta, hatta teröre ve teröriste açık şekilde destek verebilmektedir.

Arkadaşlar! Bugün burada terörün ve teröristlerin istediğinin aksine kesinlikle yas tutmuyoruz. Bizler geleceğe umut dolu gözlerle bakan, bakmak zorunda olan gençleriz. Biz bu ülkenin  geleceğinin mimarı olacak gençleriz. Bizler hukuka olan güvenin dibe vurduğu Türkiyemiz’de adalet terazisinin kefelerindeki eşitliği bozan bütün ağırlıkları kaldırmakla görevli olan gençleriz. Bizim gelecekle ilgili umutsuzluğa düşme gibi bir lüksümüz olamaz. Aksine yaşadıklarımızdan ders çıkarmalı ve bu milletin birliği ve bütünlüğüne kast eden her türlü şer odağına karşı başımız dik şekilde mücadele etmeliyiz.

Gün, adaleti sağlama günüdür.
Gün, terör sevicilerin karşısında hep beraber dimdik durma günüdür.
Gün, üzerimize düşen görevi yerine getirme günüdür.

Herkes tarafından bilinmelidir ki bu ülkede Mehmet Selim Kiraz’lar bitmez. Bizler, hepimiz birer Mehmet Selim Kiraz olmaya adayız; hepimiz bu vatan için, bu topraklarda tesis edilmesini istediğimiz adil düzen için elimizden geleni yapmaya gönüllüyüz. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi  öğrencileri olarak Şehid Savcımız Mehmet Selim Kiraz’ı saygıyla ve rahmetle anıyoruz. Allah mekanını cennet, makamını ali eylesin!

EL-FATİHA

Oku-Tartış

İstiklal Mahkemeleri

Oku-Tartış programının ilk haftasında sunum konusu İstiklal Mahkemeleri idi. Kulübümüz yönetim kurulu üyesi Faruk Bilben’ in yaptığı sunum ile inceleme fırsatı bulduğumuz sunumu, soru-cevap ve tartışmalar eşliğinde interaktif olarak gerçekleştirdik.

İstiklal Mahkemeleri; cumhuriyetin ilk yıllarında kurulmuş ve çok partili döneme kadar etkisini sürdürmüş devrim mahkemeleridir. Sunumda öncelikle İstiklal Mahkemeleri kurulmadan önceki süreçten kısaca bahsedilmiş, bu mahkemelerin kuruluş döneminde çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu maddeleri gözden geçirilmiştir. Her ne kadar adı mahkeme olsa da hukuka uygun hiçbir tarafı olmayan bir kurumdur. İstiklal Mahkemelerindeki yargılamalarda delil, temyiz, itiraz ve avukat yoktur. Birinci dönem olarak bilinen Cumhuriyetin ilanına kadar geçen süreçte kuruluş amacına daha çok bağlı olan mahkemeler görülürken, cumhuriyetin ilanından sonraki ikinci dönemde İstiklal Mahkemeleri, yapılan inkılapları kabul ettirmek amacı taşıyan devrim mahkemesi niteliğine bürünmüştür. Özellikle ikinci dönemde en çok bilinen yargılamalar Şeyh Said Kıyamı ve İskilipli Atıf Hoca Davasıdır. Şeyh Said’in önderliğinde Doğu Anadolu’da hilafetin ilga edilmesine karşı başlatılan kıyamın bastırılması sonucu Şeyh Said hakkında idam kararını İstiklal Mahkemeleri vermiştir. Yine şapka kanunu çıkarılmadan önce yazdığı bir kitap -‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’- sebebiyle İskilipli Atıf Hoca’nın idam kararı da İstiklal Mahkemeleri tarafından verilmiştir. İstiklal Mahkemeleri 1929 sonlarında fiili olarak kapatılmış olsa da hukuki olarak mevzuatta 1949’lara kadar durması halk için her zaman bir tehdit aracı olarak kullanılmasına sebep olmuştur. Sunum sonunda İstiklal Mahkemeleri ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri karşılaştırılmış ve günümüz yargılama sistemi kısaca anlatılarak bitirilmiştir.
İstiklal Mahkemelerindeki yargılamaları şu hikayeyle anlatsak, herhalde yanılmış olmayız:
“Bir hırsız Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibini şikâyet eder: “Kadı Efendi, evin penceresi çürükmüş; kaçarken düştüm ve kolum kırıldı” der. Ev sahibi, “pencereyi ben yapmadım, marangoz yaptı” diyerek, işin içinden sıyrılır. Marangoz, “pencereyi takarken, gözüme falanca kadının elbisesi ilişmişti” der. Kadın, elbiseyi boyayanı suçlar. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş boyacının idamına karar verir. Ne var ki, boyacının boyu idam sehpasından uzun olduğu için yerine daha kısa boylu bir boyacı bulunur ve hüküm infaz edilir.”

‘Devrim kendi evlatlarını yedi.’

Faruk BİLBEN